Pages

Subscribe:

CEVŞEN DUASI

B
ÖZEL GÜNLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖZEL GÜNLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

İyi ki Doğdun Efendimiz...12 Rebiülevvel deyince..











Karakışların ardından gelen mütevazı baharlar gibiydi gelişin,
Mahrumiyetlerin ardından başını çıkaran bereket gibi:
Öylesine sade, öylesine asil, öylesine umut dolu
Ah benim gelişi güzel efendim…

Nisan yağmurlarının getirdiği nadide bir inci olup düştün kâinatın yüreğine,
Sen geldiğinde can geldi, ruh geldi, susamışlığı vardı yüreklerin şefkatine
ve Sen umutların tükendiği anda, yüklendiğin rahmet yağmurlarıyla geldin efendim
Su yürüdü yağmurlarınla, en kurak toplara,
En izbe köşelerdeki kurumuş ağaçların köklerine bile umut oldu gelişin
ve nefesin cennetteki baharların gölgelerini getirdiği yeryüzüne…
Ötelerden gelişinle tomurcuğa durdu ağaçlar, tomurcuklar güle durdu,
Sen geldin ve bir sevda oldu yaşamak…

Avuçlarında cennet vardı, ellerinle getirdin cennetin kokularını insanlığa
Ellerinin her şeyi güzelleştirdiğini bilir miydin efendim.
Dokunduğu yere nur akardı, yetim başı okşardı, gözyaşı silerdi,
Kız çocuklarını dipsiz kuyuların kenarında tutardı.
Güller dikerdi ellerin, Sen dokunduğunda gül kokardı yanakların.
Gittiğinde yolumuzu bulalım diye ellerine yerleştirdin yıldızlarını bir bir gökyüzüne
Bütün insanlığı kucaklardı; gökyüzüne, ayırmadan, seçmeden
Bütün yaratılmışlar için açılırdı ellerin
Bütün ümmetinin dualarını, tövbelerini sığdırdın avuçlarına
Ellerin çağlar öncesinden yaşanılası bir dünya kurdular, yüreğimize dokundular
Lütfen efendim günahkâr yüreklerimizi avuçlarının arasına al…

Gözlerin vardı sonra öyle sıcak, öyle samimi…
Gözlerin uçsuz bucaksız sır denizi
Başı dönmüş bir yıldız gibi dönerken Miraç’tan,
Gözlerindeydi Rabbin nurunun derin izleri
Gözlerin öyle derindi ki yürekler yetmezdi bakmaya
Sevincinle hüznün, gözlerinde birbirine karışırdı çoğu zaman
Hüzünlenirdin, hüzünlendiğinde güneşler doğup batıran kirpiklerin
Öyle sessizce yaşlara bulanırdı ki efendim
Gözlerin olmasaydı ümmetin için sonsuzluğun içinde kayboluşumuz olacaktı,
Karanlığın içinde yitip gidecektik,
Gözlerin yüreklerimize aşkın kandillerini yakmasaydı.
Gözlerin olmasaydı efendim,
Kara gözlerin olmasaydı kara sevda nedir bilmeyecektik

Kimseler bilmezdi efendim;
Rabbin sözlerinin ağırlığı ilk senin yüreğine dokunurdu
“Zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için gönderildim” buyururken
Bize kolaylaştırırken, Senin yüreğinin nasıl sızladığını hissetmezdi kimseler
İlk senin omuzların ezilirdi kulluğun ağır yükü altında,
Önce senin merhamet yüklü yüreğin incinirdi efendim,
Ümmetini incitmemek için incinirdin…
Ne kadar incindiğini,
“İnansınlar diye neredeyse kendini harap edeceksin” 1
buyuran ayetlerden anlıyoruz şimdi
Seni teselli eden Rabbimizin sözlerinden anlıyoruz, taşıdığın yükün ağırlığını

Sonra öylece gidişin geliyor aklımıza,
Bizim için katlandığın hiç bir şeyden pişman olmadan gidişin
Peygamberden çok samimi bir kul olduğun,
Rabbine gittiğin andaki vuslat sevincini hatırlıyoruz
Şehadet parmağını kaldırarak:
“Yüce dosta gidiyorum” deyişin
“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir” deyişin geliyor aklımıza efendim
Hüzünleniyoruz, yokluğun çöküyor üstümüze,
Senin yokluğunda, yetimliğini yaşıyoruz dünyanın,
Acı çekiyoruz efendim, elimizden alınmışsın gibi
Gelişine olan sevincimizi kanatlanıp gidişinin hüznü alıp götürüyor,
Gizli köşelerde kimsesizliğine döktüğün göz yaşları gibi
Biz de senin gidişine ağlıyoruz;
Ayetlerin ağırlığı, kulluğun yükü çöküyor yokluğunda omuzlarımıza

Yokluğunu,
Sensiz ezan okumayan Bilal gibi
“O’na öldü diyeni öldürürüm” diyen Ömer gibi
Gidişinle hıçkırıklara boğulan Ebubekir gibi
“Anam babam sana feda olsun” diyen samimi sahabelerin gibi
Öylesine derinden hissediyoruz efendim
Yokluğunu, içimizin en derin köşelerinde duyuyoruz.

Teselliyi dualarında buluyoruz sonra
“Senin duaların onlar için sükûnettir” 2 diye buyuruyor ya Rabbimiz
Bizim için ettiğin dualara sığınıyoruz:
“Bilselerdi yapmazlardı” diye bizi sahiplenişine,
“Ümmetim olmazsa cenneti istemem” deyişine,
Hiçbir vakit bizden vazgeçmeyişine sığınıyoruz.
Umut oluyorsun bize, insanlığımızı yitirdiğimiz köşe başlarında
Kara gözlerini düşünüyoruz ve sen içimize doğuyorsun,
Sevdan ayın on dördü oluyor,
İçimizin göklerinde dolunay büyüyor efendim seni düşündükçe.
Gül kokan parmaklarımızı hissediyoruz içimizdeki sevdayı büyütürken
Çaresizliğin içine düştüğümüzde ve seni her arayışımızda yüreğimizde buluyoruz
Seni yüreğimizde yaşatıyoruz yüzyıllardır
Biliyoruz efendim:
“Sen bizim içimizdeyken Allah bize azap etmeyecek” 3
Umuyoruz ki Efendim,
Allah senin dualarının hürmetine bize azap etmeyecek
İyi ki doğdun efendim,
İyi ki yüreğimize doğdun… 


I love roses as they remind me of time spent with my grandmother in her garden. She always had the most beautiful roses that drew in the bees for the gardens sake.


18 Mart 2014 Salı

Unutma, unutturma !

 



"ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ".....






Bu Vatan Uğruna Şehit Olmuş Tüm Şehitlerimizi Saygı Ve Minnetle Anıyor, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi'nin 99. Yıl dönümünü En İçten Dileklerimizle Kutluyoruz




" Şehitler Günü'nde, başta Çanakkale Şehitleri olmak üzere bütün şehitlerimize Cenab-ı Hakk'tan rahmet diliyorum.'Şehitler Günü'nde hüzün ve gurur ; "
Bugün 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi'nin 99. yıldönümü... Hem çok hüzünlüyüz hem de çok gururluyuz.
Bir yandan Çanakkale'deki 253 bin ve 1. Cihan Harbi'ndeki 3 milyondan fazla şehidimize matem tutarken, diğer yandan tarih boyunca zaferler kazanmış ve İslâm'ın bayraktarlığını yapmış Türk Milleti'ne mensup olduğumuz için gururluyuz.
Dünyanın her yerinde 'Türk Şehitlikleri' olduğunu bilir misiniz? Gene dünyanın birçok yerinde Türklerin katledilip gömüldükleri toplu mezarlar bulunur.
Merhum Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı'nda, 'Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!' diye boşuna haykırmamıştır. 1. Cihan Harbi boyunca Türk Ordusu ve Türk Milleti, Kuzey Afrika'dan Kafkasya'ya; Yemen'den Hicaz'a, Irak'a; Galiçya'dan Dobruca'ya kadar üç kıtada savaşarak destanlar yazmış ve bu toprakları kanıyla sulamıştır. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Millî Mücadele'yi gerçekleştirerek 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmuştur. Dünya tarihinde 10 yıl içinde milyonlarca şehit veren ve aktif nüfusunun büyük kısmını kaybeden bir başka millet gösterilemez.
Uğradığı kayıplara ve mâruz kaldığı zulme rağmen büyük bir imanla mücadelesine devam eden bu Aziz Millet, yüzyıl sonra önüne çıkarılan Ermeni soykırımı iftiralarına müstahak değildir. Asıl soykırımlar mazlum milletimiz üzerinde uygulanmıştır.
SAHİ, 1915'TE NE OLDU?
Yüzyıl sonra hiç utanmadan Türkleri soykırımcı olarak ilân etmeye çalışanlar ve bunların içimizdeki hain işbirlikçileri, 1915'in mart, nisan ve mayıs aylarının şartlarını ve o tarihteki olayları bilmek zorundadırlar.
Çanakkale'de, 18 Mart 1915 tarihindeki zaferimizden sonra itilaf devletleri 25 Nisan 1915'te kara savaşlarını başlatmışlar ve Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale'ye çıkarma yapmışlardır. 25 Nisan'da 1. Kitre Savaşı ve 6 Mayıs'ta 2. Kitre Savaşı kazanılmıştır. Ayrıca, 25 Mayıs'ta İngilizlere ait Triumph zırhlısı ve 27 Mayıs'ta Majestic zırhlısı batırılmıştır.
Kafkas Cephesi ve Sarıkamış'ta 90 bin asker şehit verilerek savaşılmıştır.
Kanal Cephesi'nde, Türk Ordusu 300 km.lik Sina Çölü'nü bir haftada yaya olarak geçip Şubat 1915'te Kanal'a ulaşmış ve İngilizlere karşı savunma yapmıştır.
Irak Cephesi'nde, Türk Ordusu 1915'te Selmân-ı Pâk ve Kutü'l Ammare'de İngilizlere karşı savaşarak zaferler kazanmıştır.
Gene 1915'te, Osmanlı Hükûmeti, cephe gerisindeki güvenliği sağlamak maksadıyla, Ermeni çetelerini ve terör örgütlerini kapatarak elebaşlarını tutuklamış; bütün bunlar olurken tek kişinin burnu bile kanamamıştır. Daha sonra ülkenin her yerinde Ermeni isyanları başlayınca, 27 Mayıs 1915'te tehcir kanunu çıkarılmıştır.
İngilizler, Çanakkale'de yedikleri tokadın hırsıyla, 1. Dünya Savaşı'nda psikolojik harp için kurdukları 'Wellington House'da, Savaş Propaganda Bürosu danışmanlığına Arnold J. Toynbee'yi getirdiler; o da sonradan itiraf ettiği gibi, 'Mavi Kitap' diye bilinen ve hiçbir belgeye dayanmayan, Türkler aleyhindeki uydurmalar ve iftiralarla dolu kitabı yazdı. Aradan geçen 99 yılda, Türkler'e iftiraları ırkçı bir ideoloji hâline getiren Ermenistan ve Ermeni Diyasporası, bu iblisâne broşürden başka bir 'belge'ye(!) dayanmamıştır.
1915'te Osmanlı, bir taraftan yedi düvele karşı savaşırken diğer taraftan sırtından hançerlenmiştir. Bu savaşta Ermeniler değil, bilâkis Müslüman Türkler soykırıma mâruz kalmıştır. Şehitler Günü'nde, başta Çanakkale Şehitleri olmak üzere bütün şehitlerimize Cenab-ı Hakk'tan rahmet diliyorum..."


2 Ağustos 2013 Cuma

Elveda Ey Şehr-i Ramazan ..♥

  


Elveda ey sevdanın son baharı
Elveda ey cemalin bize hazzı


Elveda ey müminlerin gururu

Elveda ey camilerin süruru


Elveda ey şehr-i bereket elveda

Elveda ey şehr-i rahmet elveda


Elveda ey doğru yolun siracı

Elveda ey gönüllerin miracı


Elveda ya Kuran ayı elveda

Elveda ya şehr-i dua elveda


Elveda ey cömertlerin aynası

Elveda ey müminlerin sevdası


Elveda ey birliğe tevhit olan

Elveda ey kalbe coşkuyla dolan


Elveda ey gönüllerin irşadı

Elveda ey zikirlerin dilşarı


Elveda ey inciyi pak elveda

Elveda ey mah-ı gufran elveda


Elveda ey rah-ı irfan elveda

Elveda ey Resulün sevdiği ay


Elveda ya af ve mağfiret ayı

Bizden selam götür ol alemlere…♥

19 Temmuz 2013 Cuma

Vakti şerif, Cuma, ahir, akibet hayrola!Tevbeyi nasûh, Şefaati-i Nebi cümlemize nasip ola…! Amin Ecmain ♥

                   



  


Vakti şerif, Cuma, ahir, akibet hayrola!Tevbeyi nasûh, Şefaati-i Nebi cümlemize nasip ola…! Amin Ecmain


Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.

(Risale-i Nur )

12 Temmuz 2013 Cuma

Hoş Geldin Ya Şehr-i RAMAZAN...♥

 

Hoş Geldin Ya Şehr-i RAMAZAN
Oruç tutmak, kalıbını Rabbinin huzurunda tutmaktır.
Oruç tutmak, kalbini Rabbinin nazarında tutmaktır.
Oruç tutmak, niyetini Rabbinin rızasıyla bir tutmaktır.
Oruç tutmak, niyetiyle eylemini, sözüyle özünü ay...nı safta tutmakdır.
Oruç tutmak, kalbini kardeşlerinin tarafında tutmaktır.
Oruç tutmak, şefkatini ve merhametini aç ve muhtaçların,
yetim ve öksüzlerin yanında tutmaktır.
Oruç tutmak, kendini Güzellerin yerinde, İyilerin safında tutmaktır.


6 Haziran 2013 Perşembe

AŞK İLE HÛ ♥HAYIRLI CUMALAR♥



 

Ey dünya! ğöz kırpma bana.
Hayatın cezbesiyle beni Rabb’imden alamazsın.
Ben ilahi aşka talibim. Sen neyin etrafında dönersen dön, ben sahibime dönenim...♥ HAYIRLI,NURLU,HUZURLU CUMALARIMIZ OLSUN DUALARIMIZI KABUL VE MAKBUL OLSUN AMİN ECMAİN AŞK İLE HÛ
♥



7 Mart 2013 Perşembe

Cumamız Mübarek Olsun..♥

  

And that to your Lord is the finality,And that it is He who makes [one] laugh and weep,And that it is He who causes death and gives life.Then which of the favors of your Lord do you doubt? So prostrate to Allah and worship [Him].

Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur.Öldüren de dirilten de O’dur.Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinde şüpheye düşersin.Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin!

Surat An-Najm [53:42-43-44-55-62] - The Noble Qur'an
Have a Blessed Friday جمعة مباركة Jummah Mübarek...Bénédiction vendredi...Cumamız Mübarek Olsun & ♥


23 Ocak 2013 Çarşamba

♥ Mevlid Kandilimiz Mübarek Olsun ♥


Efendim,
sana sesleniyorum ötelerden.
Aczime bakma, çehreni asma,
çevirme gül cemalini bu mücrim yüzden.
Bakma, yüzsüzlüğüm deli cesaretimden,
Sen, alemlere rahmetsin mahrum etme cemâlinden.

Efendim,
sana sesleniyorum ötelerden.
Bırak, yanında kıtmîrin olayım.
Başka bir hünerim yok fânî dünyada
bırakma beni, ak kor oldum yangınlarımda.
Gözyaşlarım söndürmez alevimi biliyorum,
hangi günahımı itiraf edeyim, hangi birini!
Hangisini setreyleysem acaba, hangilerini!
Eller, gözler, yerler ve gökler şâhit,
deliller ortada ayan beyân, suçum zâhir.
O kadar çok ki, mücrim bile denmez bana
ama ümitsiz de değilim, ümidim senden.
Bakma bana, itirafım deli cesaretimden
Sen, alemlere rahmetsin mahrum etme merhametinden.

Efendim,
sana sesleniyorum ötelerden.
Ne dünyaya teşrifini gördü, bu gözler
ne de emanetini en Emîne teslim edişini.
Yâ veyl! bu gözler ki kavruldu nâr-ı haramdan
temâşası hep zilletti her nazarı zillet-i hevâdan.
Oysa ne hicranlı günler gördü o mübarek gözlerin
ne yaşlar döktü bize "ümmetî, ümmetî" diye.
Biz sana layık olamadık, Efendim!
Emanetine sahip çıkamadık hiç!
Yırttık pervasızca ahd-i fermanını,
kaldırdık gönüllerden, o yüce Kitâbını.
Takıldık, tökezledik, düştük sekr-i dünyadan,
ağlanacak halimize hep güldük Efendim.
Güzel sözler boş sözler oldu, zaman başka zamandı
binlerce asır geçmişti üstünden, terakki hayaldi.
Ne olur, aczimi affet, şikayetim yalnız kendimden
dedim ya bakma, haykırışım deli cesaretimden
Sen, alemlere rahmetsin mahrum etme şefkatinden.

Efendim,
sana sesleniyorum ötelerden.
Kaybettik içimizdeki o çocuk masumluğunu.
Tilkilik, kurnazca ruhumuzda geceledi hep.
Uludu, iyiliği paramparça eden seyyiât
Sen taşlara, darblara, sövgülere lâyık görüldün.
Bize ise miras kaldı şatafatlı, rahat bir hayat.
Anneler yine gebeydi, salih evlatlar yok oldu.
Nice firavunlar, ebu cehiller, nemrutlar doğdu.
Kendi elimizle, kendimizi ateşlere attık.
Yanıyoruz, yetiş, tut elimizden, yok olduk!
ah pişmanlık, ah cahillik, ah yok olası feryât!
Sâhi, sâhi değildi, miydi avuntu muydu heyhât?
Savınca musibeti Yaradan, nisyân ile kavrulduk.
Beşeriz, şaşarız bırakma ellerimizi tut yeniden.
Bize bakma serkeşliğimiz deli cesaretimizden
Sen, alemlere rahmetsin mahrum etme muhabbetinden.

Efendim,
sana sesleniyorum ötelerden.
Seni bize güzel anlattılar hep.
Güzellik bile haya edermiş yanında.
Yalan, ihanet, kibir yanına uğramazmış hiç.
Muhammedü'l Emin diye seslenilirmiş sana.
Bir güzel ravzada, güllerin Efendisiymişsin
Ebubekir, Ömer, Osman ve Alilerin varmış değil mi?
Biliyorduk, duyuyorduk, uymuyorduk, uyuyorduk.
İşimize gelmiyordu çünkü; işimiz gidiyordu elimizden.
Siz tek tek açmıştınız, en güzel bahçelerde.
Biz tek tek soldurduk, kaldık kupkuru çöllerde.
Tüm güzellikleri çarçur ettik, tel tel döküldük
Tül tül alevlenen uhuvveti, şakağından vurduk.
Köhneliğine tutulduk müzeyyen hayatın, vurulduk.
Oysa hepsi bir amel-i şeytanmış, çok geç uyandık.
Tutunacak dalımız yok derken, seni gördük Efendim.
Alır mısın yanına, basar mısın bağrına yeniden?
Bakma bize, yaptıklarımız deli cesaretimizden
Sen, alemlere rahmetsin mahrum etme kendinden.




28 Aralık 2012 Cuma

♥ Hayırlı,nurlu Cumalar olsun inşAllah....Âmin ecmain...♥




Ladesim lades olsun mu?

Ladesi bilir misiniz? Küçükken oynardık hep..Sizler de hayatınızın bir diliminde oynamışsınızdır sanırım, hatırlarsınız bu oyunu..

Hani genellikle sofrada tavuk yendiğinde, lades kemiği-tavukların göğsündeki köprücük kemiği- iki kişi tarafından tutularak ayrılır ve diğerinin “aradaki söz”ü unutturup, gafletine denk getirerek, eline bir şey vermesiyle son bulur oyun..

Kaybeden, lades yapana, başta anlaştıkları şeyi verir-öder. Ama taraflardan birisi, diğerinden bir şey alırken “aklımda” derse lades olmaz, oyun devam eder..

Ta ki “söz” aklından çıksın ve “aklımda” demeden bir şey alsın ondan..

●
En büyük ladesci, lades ustası kimdir biliyor musunuz?

Şeytan! Evet O!
Uğraşıyor yüzyıllardır.
Bıkmadan usanmadan, hergün yeni taktikler geliştirerek.

Bakın Kur’an’a:"...Andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım.
Sonra önlerinden, artlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım, çoğunu sana şükreder bulamayacaksın" dedi.” *

Çok da deneyimli, tam bir lades ustası..
Adem aleyhisselam’dan beri tecrübe sahibi olmuş..

Hem insanı, zaaf noktalarını, giriş yapacağı kapıları çok iyi biliyor.

Kimini siyasetle, kimini riyasetle,
Kimini malla, şan-şöhretle,
Kimini de şehvetle aldatıyor, avlıyor.

Önden, arkadan, sağlardan, sollardan, 4 yönden gelerek, sürekli kandırmaya çalışıyor. "Sinsice göğüslere ve kalplere vesvese vererek"**

Elest bezminde Rablerine verdikleri sözü, unutturmaya çalışıyor insanlara..

Çünkü lades yaparsa, bir ebediyet yolcusu daha yitirecek cennetlerini!
Lades yaparsa, bir kul daha gözden düşecek!

Ödül de, kayıp da büyük.
Ebedi hayat ve O’nun rızası.

Bir oyun bu lades, kıyamete dek sürecek.

Ey nefsim, sen de aldanma ona!
Sana gelişlerini, en süslü, en cazibedar, en albenili duruşlarını görmezden gel!
Hep “Aklımda” de!..
Nerde ve hangi işle meşgul olursan ol, Rabbin hep aklında olsun.
“Aklımdasın ya Rab! Benlesin”de. Sendeyim bak, hiç unutmadım seni..

Ve sen ey okuyucu, üstüne alın!

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.” ***

Çok sıkıştırdığında bile seni, pes etme sakın!
Dua ve çok secdeyle Rabbine sığın.

●
Zorlandığında hemen 11 kez Felak, 11 kez de Nas suresini oku.
İksir gibidir, hemen keser içten ve dıştan gelen şeytani hücumları.

●
Aklımızda-saklımızdasın!

Şeytanın lades yapma taktikleri çoktur, hazırlıklı olmalı.
“Aklımda” demeli hep..Sobelemeli nefsi ve şeytanı.
Aklı, fikri, yüreği Allah’da sabitlemeli ki lades yapamasın!

●
Bendesin..

Öğretmenim, elimde tebeşir kara tahtada, ama aklımdasın ya Rab!.
Doktorum, ameliyatta, ama aklımdasın ya Rab!
Öğrenciyim dersde, aklımdasın..
Anneyim çocuk sallıyorum, aklımdasın.
Ev hanımıyım yemek yapıyorum, aklımdasın, sendeyim.
Caddelerde kalabalıktayım aklımdasın, benlesin.
...
...
-Ladesim lades olsun mu?
-Aklımızdasın ya Rab!

-Ladesim lades olsun mu?
-Elimiz işte ama yüreğimiz sende, aklımızda-saklımızdasın!

-Ladesim lades olsun mu?

-Aklımda!
....

Ayşe Reşad

7 Aralık 2012 Cuma

♥ Kırk Kapılı Saray ♥HAYIRLI,NURLU CUMALAR♥

 



♥

♥ Kırk Kapılı Saray ♥
Gel!
Nil yeşili dualar dökülür dudaklarımdan
Gel ve topla eteklerine beyaz karanfil /

____________________________bu dâvet ki
_______________________(mührü perva/neyi aşktır)

ah! izbe kuyularda şair
ve şuur ki sefâleti derinde
mukâyesedeyim ey! şiir telâşımı mâzur gör
zâyiât var şu ömrün seferinde.

öksüzüm şairini kaybetmiş bir şiir kadar
ve yetimliğimdir vefâ
nasıl da âcizim kimlik/siz hatta cisim/siz
değil midir ki imge deryalarına meydan okur da koca şair
iki dizelik şiirin neminde boğulur; nefessiz…

M-âdem ki adı aşk
ve M-âdem ki oturur kırk kapının ardında
gitmeliyim.

yürü be hey derman, yürü; tan vakti peşrevince!
yürü; hırçın rüzgârların ardınca!
yürü; usulü-adabınca, ne yolundan ne sözünden cay!
Ya hay! Ya hay! Ya hay!

ve keza
şimdi bir veda salkımından ayrılmış taneyim
takvim, güzün yapraklarını döküyor
gazel üstüne gazel atarken adımlarım
üç, beş, dokuz derken anbean ve de kazâran
ah nasıl kırılgan yürüyor!
daha onuncu kapıda kuşkular kuşatmada
yüz misli yere düştü yüz, kurudu dil
o da ne’ydi ansızın tutu bakışlarımı
ellerime kapandı bir hercâi karanfil
El- insaffff!

ve dedi ki:
ey! vuslatın kırmızı rengi,
ey! puslu camların tenhasında giz,
riyâ kadar rüya mı bu?
fikrin kisvesinden sıyrılan aklım
az sonra üşüyecek akılsızlığımın çıplağında
beynimde gürleyen çalkantı isli kan/dil
merhametime “aptal “ diye leke düşürecek.
horlayacak göz uçlarıma sığınan saf yağmuru
umarsız el/ve/dağlar ipek kanatlı men/dil
cismin yanında külün hükmü ne’ydi?
hava ney/di, su ney/di, toprak ne?
aşk ateşin, körüğünde kül döndüm pervâne.

sus, dedi “merhametim“ kâfi,
kum beyazı mantık dökülür dudaklarından
kaldır ellerini, savrul rüzgârınla beyaz karanfil
evren; döndüğünce aşk, nefes; aldığınca hava…
gerisin geri zehri cefâ / sade sevgi, ne hoş sefâ
hoşsak / bu hoşlukta sarhoşsak /
candan öte cihan feda / ya da / diyordum ki:
lütufkâr gülümsedi o hercâi karanfil
gökyüzünde yıldız oldu yaldız yaldız karanfil

şaş/kınım
oysa ki hançeri, sinemi kesen sorular dayanmıştı cana
şiir şifresinden soyundu ve karşımda çırılçıplaktı mânâ

kanıtlı ama tanıksız yürüdüm
hiç de yün/gül değil yüküm
tadı, varla yok arası alışmışlıkların pençesinde
en/gebeler yegâne hüzün
yollar yadırgamışlıklarla dolu, yabansı…
uç sokaklar bahşiş gibi gelir, ya dinlence
soluksuz çiseleyen kan tere karşı gücüm küstü
burkuldum yirminci kapıda tek ayaküstü
bileğime sarıldı sanki balçık rengi kil
o da ne’ydi ansızın çekiyordu içine
üzerime sıçradı çamurlu bir karanfil
El-sineeee!

ve dedi ki:
itirafım sessizliğim kadar vermez ezâ
kafamı yerine oturtacak lâyıkıyla bir cevap belki
ben ey! soylu yüzümde
tek bir şeytana yer vermeyen melek
iz sürdüğüm günahın
prangalarında mı çürüttüm mâsumiyeti,
nasıl bir kötülüğe karşı verilir ki bu ceza,
uykumda ben mi işledim, faili ben mi?
evhamı şirke koşmuş ezip geçen cinayeti
kalpsizlik bu ki izahı zaafsa eğer
namertlere mertliğimi kurban vereli
indim aşağılara kadar
daha ne kadar küçülebilirim ki
güneş küskünü yerde
üç kuruşluk t-ahtım
t-acımın uğultusu ayrı kıyâmet
daha ne kadar direnebilirim ki! ..
cismin yanında ruhun hükmü ne’ydi
ar ney/di, har ney/di, karar ne?
aşk ateşin, çamurunda hiçe döndüm pervâne.

sus dedi “sabrım“ mâzi…
kevser beyazı umut dökülür dudaklarından
kaldır ellerini yıka durulmuşluğunda beyaz karanfil
gönül, kıblen döndüğünce har / tevâzu, baş eğdiğince yar.
kar/ar zaten ar / alnından öpüyor o aşk-ı nurun secdesi
eğer aşksak / aşıksak /aşk elinde maşuksak /ne hoş!
loş çilehanende aşk olsun, koş diyordum koş!
ferah ferah gülümsedi o çamurlu karanfil
gök çatıda gün/eş açtı pırıl pırıl karanfil

hay/retteydim
hallacında savrulan şiir, cezbesinden serpildi zamana
ihtirası sözlerin ki kıyâmet ve sûrundan üflüyordu mânâ

ilerledim ezilmiş yüreğimde söz çırpınıyorken
yel/kovanın kanatları olmamıştı hiç
zamanı kıskacında zehirliyordu akrepler
ve zembereğine su doluyordu saatlerin
tarihin ceviz sandukasında âlem-î dünya
tekerrür içinde sararmaya yüz tutmuş ruh
otuzuncu kapının sapağına dönerken
ötelenmişti gücüm mesafeden kaç mil
ne zamandı sezmedim izimden iz sürmüştü
yaslanmıştı omzuma o solmuş bir karanfil
El-amannn!

Ve dedi ki:
terk-i diyardayım içlendiğim muamma
nasıl bir çelik paslanıp da kırılmayan çark
yıl aldıkça kocamayan dünya
ah! nasıl da anlımın terini,
gözümün ferini kuruttu
şimdi bağışlayabilir miyim cüretini?
hiçbir kış düşerken izin almadı saçlarımdan
görmedim dalımdan yaprağımı semiren hazanı,
görmedim bana danışmadan bir hevesle giden baharı
daha kaç kulaç, kaç çukur, kaç adım gerek?
biliyorum bu son tipi beni bin parçaya bölecek!
cismin yanında aşkın hükmü ney/di?
kor ney/di, ateş ney/di, har ne?
aşk alevin, dumanında üfler durur pervâne.

sus, dedi “ şefkatim “ bâki…
kır beyazı zaman dökülür dudaklarından
kaldır ellerini ömre bedel günde yıka beyaz karanfil
yolcusundur dibi delik şu dünya san/dalında
elbet çakar bir çıtırtı, bir çıngı aşk
elbet senin de yanar gönül mangalında
unutma / aşk, ıstırâbın suyu / yeri bir bilinmez kuyu
ister dal düşünmeden / ister düşünde uyu /
ben demedim, şiir dedi.
ser/incecik gülümsedi solmuş, bitmiş karanfil
gök kubbede dolunaydı on dördünde karanfil

ey/vahtaydım
alelâde bir söz değildi şiir, ruhun orta yerinden sızma
aleni celsede iki büklüm ıtrî ve mey kızılı postunda sekiz asırlık mânâ

en nihayet vardım otuz dokuz ardından
o da ne’ydi, sarstı beni, titredim
kırkıncı son kapıda devâsa bir sır ayna
“huzur hangi çağ/layıkların yatağında uyur“
soru, ünlemden çıkmadan gırtlağımda boğulur.
bu nasıl bir yansıma, beni bölmüşler kaça?
görmedeyim kendimi bin katrede bin parça!

aksi/gibi
ah kaderin zulasında şair sus-kulu ve heder
aynalardan dökülür bir gamlı keder
ah eder bu dertli konak başı
başında bir kül-ah kadar yakın mezar taşı
üzerinde ak kefeni tennure
kara toprak cilvesine kapılmış naaşı
hırkasında sükût otuz dokuz karanfil
nasıl da uysal uyuyor,
dokunmayın, belli ki can sarhoşu!

çığlığım ve yüzüm
gözümdeki savaştı vuslatın perdesi hüzün
karanlığı yokluyordum
yıkılmıştı kâinat-ı cümle arştan başıma
o yol boyu rastlantı bendim bütün karanfil
bilmezdim ki benliğimde ben “ben”i topluyordum
kaç bakalım suret, kaç nereye kaçabilirsen!
seyyah olmuş tüm evren beynimde dönüyordum.

Dur, dedi, kırk kapının ardından…
“ dön beyaz karanfil dön,
al bildiğin cevabı, merakında sön“

_______________________huzura giden yol
“ ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol “

buraya kadardı
sus, sancımdan sızan sorgu
artık hükmün kalmadı bende
mutluyum şiirini bitirmiş bir şair kadar
huzurluyum; bir anahtar, bir kapılık umudum var.
bu son zemheri, şimdi dönmeliyim ayın on dördüne
ve parlamalıyım arınıp siyahımdan ay beyazı

ve dedi ki:

ey âdemin nesli
süzül aşk sarnıcından talipsen esrarına
ister ateş, ister kül,sen yine “gel“ MEVLÂ’na

Ya hay! Ya hay! Ya hay!

Esra Kaya

1 Kasım 2012 Perşembe

20 Eylül 2012 Perşembe

Hayırlı Cumalar♥

O Allah, make my silence reflection. May I learn when I look. Make my tongue repeat Your Names. May I always remember You.

Allahım! Suskunluğumu tefekkür eyle; Baktığımda ibret alayım.. Dilimi zikir eyle, hep SENİ anayım...

Talha ibn Musarrif

Have a Blessed Friday جمعة مباركة Jummah Mübarek...Bénédiction vendredi...Cumamız Mübarek Olsun & ♥

3 Ağustos 2012 Cuma

…Allah derim baska hiç bir sey demem…Hayırlı Cumalar♥


…Allah derim baska hiç bir sey demem…
Sahip olduklarınızın sizin olduğunu düşünüyorsanız muhtaçsınız demektir.
Varlık içinde yokluğu görmemişseniz, yoksulsunuz demektir.
Cesaret,Allah’tan korkmaktır; korkmuyorsanız korkaksınız demektir.
Kelimeler kalbinde hikmetler taşır, hikmeti görmüyorsanız cahilsiniz demektir.
İnfak etmek, azametle bilinir;vermeye güç yetirirken veremiyorsanız âcizsiniz demektir.
Ama bir ömrün kavşağında durup geçmişe set çekebiliyorsanız cesursunuz demektir.
Sebeplerin ardındaki sebebi, her şeyin üstündeki müsebbibi arıyorsanız ârifsiniz demektir.
Vazgeçilmez olan için kendinizden bile vazgeçtiğinizde hazırsınız demektir. Ve bir gün her şeyiniz hiçbir şey olduğunda,gemileri yakmak için imkansızı düşlerken…
ALLAH SİZE YETER…
Doğumla ölüm arasında, gecenin karanlığında, bir şafak aydınlığında,
dört mevsim yedi iklimde…
ALLAH BİZE YETER …
İhtiyacı yaratan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, lütfeden, ihsân eden
ALLAH BİZE YETER…
Kimsesiz kaldığımızda, mutluluğumuz alındığında ellerimizden,yalnız bırakıldığımızda, suçlandığımızda, kınandığımızda; bir seccadenin şefkatinde dualar kalbimize deyip geçerken, dil ile ikrar edilen kalp ile tasdik olunduğunda…
ALLAH BİZE YETER…
Kalbimiz ağrıdığında, dilimiz dolandığında, omuzlarımızın üzerinizdeki yükün altında ezilirken; sevilmediğimizde,anılmadığımızda …
Yorulduğumuz zaman, direnmekten vazgeçmeyi düşündüğümüzde,hata ettiğimizde günahın pişmanlığıyla tükenirken…
Velhasıl yandığımız zaman zulmetin alevinde,ateşi serin ve selametli kılan
ALLAH BİZE YETER…
Duanın gücünü anlayıp yalnız O’ndan istediğimizde, O’na güvendiğimizde, O’ndan başka hiçbir şeyimiz kalmadığında…
ALLAH BİZE YETER…
O, ne güzel bir vekil,ne güzel bir dost, ne güzel bir yardımcıdır.
“Ey Rabbimiz, Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır…”
La Edri

24 Temmuz 2012 Salı

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan…

 

 Neden Ramazan, Neden Oruç?
Ramazan, İslam’ın temel esaslarından olan oruç tutmakla emredildiğimiz, her yılın bir ayına özel ibadet mevsimidir. Oruç, kul olduğumuzun farkına varma, nimetlerin değerini anlama, nefsi terbiye etme, toplumdaki muhtaç insanların durumlarını daha iyi anlama ve beden için bir perhiz olması gibi pek çok faydaları sayılabilecek bir ibadettir. Aşağıda bu faydalardan bazılarını başlıklar altında değerlendirmeye çalışacağız:
Nimetlerin Farkına Varma Açısından Oruç
Cenâb-ı Hak, yeryüzünü hadsiz nimetlerinin bulunduğu bir sofra şeklinde yaratmıştır. Bu sofrada yarattığı nimetlerle, kâinattaki en değerli misafir olan insanın etrafını donatmıştır. Bu nimetler “Umulmadık yerlerden”1 getirilerek insanın istifadesine sunulmuştur.
Zehirli bir böcek olan bal arısı kendi ihtiyacının kat kat üstünde yaptığı balı, Allah’ın ilhamıyla insan için hazırlamakta, elsiz bir böcek olan ipek böceği yaprak yiyip Allah’ın ilhamıyla dokuduğu ipeği insan için üretmektedir. Allah bütün varlıklar âlemini, bu şekilde rezzakiyetini ve rububiyetini anlamamız için bizlerin hizmetine vermiştir.
Ancak insanlar, çoğu zaman gaflet perdesi altında ve sebeplerin perde olması ile Allah’ın bu nimetlerinin tam olarak farkına varamamakta ve Allah ile irtibatını kurmadan sebeplere verebilmektedir.
İşte, Ramazan’da, bütün Müslümanlar, Rezzaklarının ziyafetine davet edilmiş bir misafir gibi, akşama kadar “Sofraya Buyurun!..” emrini beklerler. Bu bekleme esnasında yemek, içmek ve cinsi münasebetlerden uzak durarak âdeta melekler gibi bir kulluk tavrı içerisinde bulunurlar. Böylece yukarıda saydığımız ve sayamadığımız nimetlerin farkına vararak, bu nimetlerin ne kadar kıymetli olduğunu anlama imkânı bulup şükür vazifelerini yerine getirme gayretine girerler. Âdeta yeryüzü bir ordu gibi, beraber yiyip, beraber içmekle geniş ve külli bir ibadet ederler.
Acaba böyle ulvî bir kulluk mevsiminde, melekler gibi şerefli bir makamda ibadetle vakit geçirmek yerine, hayvanlar gibi yiyip içmeyi tercih edenler, insan ismine layık olurlar mı?
Nimetlerin Şükrünü Eda Etme Yönünden Oruç
Ramazan orucunun hikmetlerinden biri de nimetlerin kıymetini anlamamıza ve şükrünü yapmamıza vesile olmasıdır.
Nimetler bize çeşitli vesilelerle ulaşır. Örneğin bir elmanın hangi sebeplerle bize ulaştığını düşünelim. Elma bize gelinceye kadar, ağaç, ağaçtan elmayı toplayan yetiştiricisi, yetiştiriciden onu satan manavına kadar çeşitli vesilelerden geçmektedir.
Bizler çoğu zaman nimeti, bu vesilelerden bilip, asıl nimet sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı görmeyiz. Asıl teşekküre layık olan Cenab-ı Hak yerine, teşekkürümüzü o elmayı bize ikram eden şahsa ederiz.
Oysa o elma için arka planda bütün kâinat çalıştırılmıştır. Çünkü o elmanın olması için güneş olmalı, dünya dönmelidir… Rüzgârlar esmeli, bulutlar çalışmalıdır… O cansız, renksiz, tatsız, kokusuz toprağa giren cansız bir tohum, canlı bir bitkiye dönüşmekte, tatlı, renkli kokulu meyveler vermektedir. Demek ki, bu şuursuz mahlûklar şuurlu gibi çalışmalarıyla, bize arka plandaki ilim, irade ve kudret sahibi Cenab-ı Hakk’ı göstermektedirler.
Böyle vesilelerle bize gelen nimetlerde, vesilelere ehemmiyet verip, asıl nimet sahibini görmeyenin halini şöyle bir örnekle daha iyi anlayabiliriz:
Bir padişahın, elçisi vasıtasıyla, bize bazı hediyeler gönderdiğini varsayalım. Biz hediyeleri veren elçiye bütün teşekkürümüzü yöneltsek, padişahı hiç düşünmesek ve kıymet vermezsek olur mu?
Bu örneğe göre, nimetleri bize ulaştıran vesilelerin hepsi birer elçi gibidir. Asıl mal sahibi Cenab-ı Hakk’tır. Verdiği nimetlere karşılık olarak da bizden şükür istemektedir. İşte O’na teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacımızı hissetmekle olur.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî, samimi bir şükrün anahtarıdır. Çünkü normal şartlarda bir mecburiyet yoksa, insanlar hakiki açlığı hissetmezler. Açlık olmayınca da nimetin kıymeti pek anlaşılmaz. Kuru bir parça ekmekteki kıymeti, tok olan adam, özellikle zengin olsa bilemez ve göremez.
Hâlbuki iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin aleminde çok kıymettar bir İlâhi nimet hükmüne geçer ve lezzetinin farkına varılır. En zenginlerden en yoksul bir insana kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla, manevi bir şükür yapar.
Hem gündüz, yemek-içmek yasak olduğu için, “O nimetler benim malım değil. Yemek içmekte hür değilim. Demek başkasının malıdır ve ikramıdır. Onun emrini bekliyorum.” diye, nimeti nimet bilir, mânevî bir şükürde bulunur.
Bu şekilde oruç, çok farklı yönlerden, insanın hakikî bir vazifesi olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Orucun Toplum Hayatına Bakan Faydaları
Orucun emredilmesinin hikmetlerinden birisi de, toplum hayatındaki farklı tabakaların birbirlerinin hayat şartlarını daha iyi anlamalarına vesile olmasıdır.
İnsanların geçim şartları farklı farklıdır. Kimileri zenginken, kimleri de fakir olarak hayatlarını sürdürürler. Cenâb-ı Hak, bu farklılığa binaen, zenginleri zekât ve sadakalarla fakirlerin yardımına davet ediyor. Hâlbuki zenginler, fakirlerin acınacak acı hallerini ve açlıklarını normal şartlarda anlayamazlar. Ancak oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, kendinden başkasını görmeyen ve düşünmeyen çok zenginler, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu tam olarak anlayamaz.
İnsandaki hemcinsine şefkat ise, hakikî bir şükrün esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden daha fakirini bulabilir; ona karşı şefkat etmekle yükümlüdür. Eğer bir insan için, oruçla nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla yardım etmekle yükümlü olduğu muhtaç insanlara ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü hakikî olarak o hâleti kendi nefsinde hissetmez.
Orucun Nefis Terbiyesine Bakan Faydaları
Orucun emredilmesinin hikmetlerinden birisi de nefis terbiyesi için en ideal ibadet olmasıdır. Çünkü nefis, kendini hür bilir ve serbest hareket etmek ister. Hatta kendisinde bir nevi rububiyet olduğunu zanneder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Eğer dünyada serveti ve kudreti de varsa, gaflet de gözünü kapamışsa, bütün bütün gasbedercesine, hırsızcasına, İlâhi nimetleri, nimeti veren Yaratıcısını düşünmeden adeta hayvan gibi yutar.
İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, köledir; hür değil, kuldur. İzin verilmezse, en basit ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, kulluk halini takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
Ayrıca Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, kul olduğunu bildirir.
Hadisin rivayetlerinde vardır ki:
Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?”
Nefis demiş: “Ben benim, Sen sensin.”
Azap vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ben benim, Sen sensin.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten yani benlik ve gururdan vazgeçmemiş.
Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Ben neyim, sen nesin?”
Nefis demiş: “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.”2
Orucun, İnsanın Aczini Anlaması Açısından Faydaları
Orucun, insanın ihtiyaçlarının çokluğu açısından ne kadar fakir olduğunu ve bu ihtiyaçlarını karşılamakta ne kadar aciz olduğunu anlaması açısından pek çok faydaları vardır. Bir faydası şudur ki:
İnsan, gafletle kendi mahiyetini unutabiliyor. Ne kadar aciz, fakir ve kusurlu bir varlık olduğunu görmez veya görmek istemez. Oysaki insan nefes ve su gibi hadsiz maddi ihtiyaçlarının yanında, sevgi ve şefkat gibi hadsiz manevi ihtiyaçların hepsine muhtaçtır, yani bunların fakiridir. Ve bu ihtiyaçlarının çok az bir kısmını kendisi temin edebilir, çoğunun temininden acizdir. Su için yağmur yağmalıdır. İnsan yağmuru yağdırmaktan acizdir. Bir ekmek yiyebilmesi için güneşin çalışması, dünyanın dönmesi, bulutların vazife görmesi gibi pek çok sebep çalışmalıdır. Oysa insanın bu sebepleri çalıştırmaktan ne kadar aciz olduğunu herkes bilir.
Hem insan, ne kadar zayıf, yok olmaya müsait, musibetlere maruz ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Sanki çelikten bir vücudu var gibi, kendini ölümsüz zannedip dünyaya saldırır. Şiddetli bir hırs, açlık, ilgi ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini şefkatle terbiye eden Yaratanını unutur hem de hayatının yaratılış gayesini unutup, ebedi hayatını düşünmez ve günahlar içinde yuvarlanır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve inatçılara da, ne kadar zayıf, aciz ve fakir olduğunu hatırlatır. Açlık vasıtasıyla midesini düşünür; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlır. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu fark eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, acz ve fakr ile İlâhi dergâha sığınmaya bir arzu hisseder ve bir mânevî şükür eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır -eğer gaflet kalbini bozmamışsa!
Ramazan Kur’an Ayıdır
Ramazan-ı Şerif, Kur’ân-ı Hakîmin dünya semasına indirildiği aydır. Kur’ân’ın bize gönderildiği bu mübarek ayda, o semâvî hitabı en güzel şekilde karşılamak için Ramazan-ı Şerifte oruç tutmak emredilmiştir.
Bu ayda, nefsin kötü arzularından ve dünyevi boş işlerden yüz çevirerek, yemeği içmeyi terk ederek insan âdeta meleklere benzemektedir. Bu vaziyette Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okur ve dinler. Okurken ve dinlerken de Kur’an’daki İlâhi hitapları güya ilk geldiği andaki gibi okumaya ve dinlemeye çalışarak ulvi bir hal yakalayabilir. Hatta bazı yüksek ruhlu insanlar, Kur’an’ı, sanki bizzat Allah Resulü’nden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâil’den, belki Cenab-ı Hakk’tan dinliyor gibi bir kudsî hâle mazhar olurlar. Ve insan kendisi tercümanlık ederek, başka insanlara da bu İlahi mesajı iletip, hem kendi yaratılış gayesine uygun hem de Kur’an’ın indirildiği aya uygun bir şekilde bu zaman dilimini geçirir.
Ramazan-ı Şerifte İslâm âlemi bir mescid hükmüne geçer. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o büyük mescidin her tarafında Kur’an’ı bütün yeryüzüne işittiriyorlar. Her Ramazan, “Ramazan ayı, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği aydır.” 3 âyetini, nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan Ayı’nın “Kur’ân Ayı” olduğunu ispat ediyor. O büyük İslam cemaati ya Kur’an’ı okumakla veya dinlemekle vakitlerini değerlendirirler.
İşte, bütün İslam âleminin, yeryüzünü büyük bir mescid haline getirip ibadet ettiği böyle bir zaman diliminde, nefsinin kötü arzularına tabi olarak, yemek içmekle o nuranî vazifeden çıkmak ne kadar çirkin olduğunu şu misalle daha iyi anlayabiliriz:
Camide herkesin namaz kıldığı esnada, birisinin namaz kılmak yerine oyun oynaması, okunan Kur’anı dinlemek yerine şarkı söylemesi ne kadar büyük bir hürmetsizlikse, aynen öyle de bütün İslam âleminin oruçla ve Kur’an’la meşgul olduğu bir zamanda yemek-içmek ve orucu bozan diğer şeyleri yapmak da Kur’an’a ve ibadet edenlere karşı o kadar büyük bir hürmetsizliktir.
Ramazan, Ahiret Ticareti İçin En Uygun Zaman Dilimidir
İnsan bu dünyaya ahiret hayatını kazanmak için gönderilmiştir. Ramazan ayı bu ahiret ticareti için en uygun zaman dilimidir. Çünkü Ramazan-ı Şerifte amellere verilen sevaplar bire bindir. Kur’ân-ı Kerim okunduğunda, her bir harfi için on sevap vardır, on cennet meyvesi verilir.4 Ramazan-ı Şerifte ise her bir harfin on değil, bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi için binler sevap verilir. Ramazan-ı Şerifin cumalarında bu sevap daha fazladır.5 Ve Leyle-i Kadir’de ise her bir Kur’an harfine otuz bin sevap verilir.6
Evet, her bir harfi otuz bin ebedi meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, nuranî bir tûbâ ağacı gibi, mil yonlarla bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü’minlere kazandırır. İşte, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bakalım, seyredelim ve düşünelim ki, Kur’an okumanın kıymetini takdir etmeyenlerin ne kadar büyük bir kârı elden kaçırdıklarını anlayalım…
İşte, Ramazan-ı Şerif âhiret ticareti için gayet kârlı bir pazar yeri gibidir. Uhrevî kazanç için gayet verimli bir zemindir. İbadetlerimizin bereketlenmesi için âdeta nisan yağmuru gibidir. Bu bereketli zaman dilimi, bütün müminlerin kulluk vaziyetlerini takınıp kâinattaki diğer mahlûklara ve en önemlisi Yaratıcılarına karşı sergiledikleri bir resmigeçit gibidir.
Bu durumda, yemek-içmek gibi nefsin gafletle, hayvanî ihtiyaçlarla ve malayani şeylerle meşgul olmasına ve nefsin arzuları peşinde koşmasına engel olmak için oruç ibadeti emredilmiştir. Bu şekilde hayvani ihtiyaçlardan soyutlanarak, melekler gibi bir tavır takınmak mümkün olur.
Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, uzun bir ebedi hayatı içinde barındırır ve kazandırır. Evet, bir tek ramazan, eğer hakkıyla eda edilebilirse Kadir Gecesini içinde barındırmasından dolayı seksen senelik bir ömrü, ibadetle geçirmiş gibi bir netice kazandırabilir.
Nasıl ki bir padişah, yılın belli günlerini özel günleri olarak belirler ve o günlerde halka ve emri altında çalışanlara bazı ikramlarda bulunur. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelâli olan Rabbimiz, o on sekiz bin âleme bakan, Kur’ân-ı Hakîmini, Ramazan-ı Şerifte bize göndermiştir. Elbette o Ramazan, özel bir İlâhî bayram ve ruhanî bir meclis hükmüne geçmesi hikmetinin gereğidir.
Madem Ramazan İlahi bir bayramdır. Elbette bir derece boş ve hayvanî meşguliyetlerden insanları çekmek için, oruç tutmakla emredileceğiz. Bu orucun en mükemmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri ve benzeri insanın bütün maddi manevi organlarına dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, haramlardan ve boş şeylerden uzaklaştırarak, her bir organımıza özel ibadete onları yönlendirmektir..
Meselâ, dilimizi yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisanımızı, Kur’ân okumak, zikir, tesbih, salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek, dilin en mükemmel orucudur. Veya gözümüzü namahreme bakmaktan ve kulağımızı fena şeyleri işitmekten men edip, gözümüzü ibrete ve kulağımızı hak söz ve Kur’ân dinlemeye sarf etmek gibi, diğer organlarımıza da bir nevi oruç tutturmaktır.
Orucun, İnsanın Şahsi Hayatına Bakan Faydaları
Ramazan-ı Şerif’in orucunun, insanın maddi ve manevi hayatına pek çok faydası vardır. Oruç, insana en mühim bir ilâç gibi maddî ve mânevî bir perhizdir. İnsanın nefsi yemek, içmek hususunda serbestçe hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verir hem de helâl-haram demeyip rast gelen şeyi âdeta saldırırcasına yiyerek mânevî hayatını da zehirler. Böyle bir durumda kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşâne dizginini eline alır. Nihayet insan ona binemez; o insana biner.
Bazı veli zatların, nefis terbiyesinde riyazetin, yani yemenin içmenin azaltılarak ibadetle vakit geçirmenin önemli bir rolü vardır. Ramazan orucu da bir nevi riyazet gibi bizlere nefis terbiyesinde yardımcı olur ve hakikatlere karşı itaat etmeyi öğrenir.
Normal zamanlarda yemek üstüne yemek ile sürekli çalışan mide de bu vesile ile dinlenir. Allah’ın emrini dinleyerek helal olan yemeği ve içmeyi terk ettiği için, haramlardan çekinmeye yönelik emirleri de dinlemeğe ruhu ve nefsi daha kolay ikna olur. Bu şekilde manevi hayatı da düzene girer.
Diğer taraftan, insanların çoğu, açlığa çok defalar maruz kalırlar. Sabır ve tahammül için bir idman şeklinde olan açlığa ve riyazete muhtaçtırlar. Ramazan-ı Şerifteki oruç, ortalama on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir açlık zamanında sabır etmeyi öğreten bir riyazet ve bir idmandır. Demek, insanlığın sıkıntılarını arttıran sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
İnsanın midesiyle irtibatlı pek çok maddi ve manevi organları vardır. Eğer o mide yılda bir ay gündüzleri istirahat etmezse mideyle irtibatlı diğer azalar hususi ibadetlerini unutur, yemek ve içmekle meşgul olur. Bu nedenle eskiden beri veli zatlar manevi yükselişleri için yemeği içmeyi azaltma yolunu tercih etmişlerdir.
Ramazan-ı Şerifin orucuyla beden fabrikasının hizmetçileri anlarlar ki, sırf yemek ve içmek için yaratılmamışlar. Bedenin maddi ve süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerle, insanın ruhu ve manevi latifeleri lezzet alır. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerifte mü’minler derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalp ve ruh, akıl, sır gibi latifelerin, o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok manevi feyizleri ve yükselişleri vardır. Midenin ağlamasına bedel, onlar mâsumâne gülüyorlar.

Sorularla İslamiyet.com
____________________________________
[1] Talâk Sûresi, 65/3.
[2] El-Havbevî, Dürretüt’l-Vâizîn, s. 11.
[3]” Bakara Sûresi, 2/185.
[4] Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 16; Mecmeu’z-Zevâid, 7/163.
[5] Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 3/130.
[6] bk. Kadr Sûresi, 97/3.

24 Mayıs 2012 Perşembe

♥REGAİP KANDİLİMİZ KUTLU VE HAYIRLI OLSUN♥

 
  




 - İşte Recep Ayı İle İlgili Bir Kaç Hadis -

Receb ayında oruç tutmak faziletlidir. Hadis-i şeriflerde
 buyuruluyor ki: 
(Receb ayında Allah"a çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlâ
 Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır.
Ayrıca Cennette öyle köşkleri vardır ki, ancak Receb ayında
 oruç tutanlar girer.)

(Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir 
gün de sonunda oruç tutana, Recebin hepsini tutmuş
 gibi sevap verilir.) 

(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi,
 Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı ve
 Kurban bayramı gecesi.)

(Receb büyük bir aydır. Allahü teâlâ bu ayda hasenatı kat kat eder. 
Receb ayında bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba
 kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün
 oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allahü
 teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş 
günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh 
aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. 
Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti.)

(Receb'in ilk Cuma gecesini [Regaib gecesini] ihya edene,
 kabir azabı yapılmaz. Duaları kabul edilir. Yalnız, yedi kimsenin
 duası kabul olmaz: Faizci, Müslümanları aşağı gören, 
ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine 
uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden,
 beş vakit namazı kılmayan.)

              Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anh) anlatır: 
"Kâbe"yi tavaf ederken yanık sesle Allahü teâlâya dua eden
 bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti.
 Güzel yüzlü temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, 
kurumuş, hareketsiz idi. Ona dedim ki: 
- Sen kimsin, vaziyetin ne böyle? 
- Menâzil bin Lâhık... Ben çalgı çalmakla, şarkı 
söylemekle şöhret salmış, Arabistan'ın artisti denilen
 ünlü bir kimseydim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum.
 Recep ve Şaban aylarında bile bu günahlara devam ederdim.
 Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana,
 (Allahü teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir.
 Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve
 bu aylar senden şikayet ediyorlar) dedi. Nasihate hiç
 tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek
 susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, (Bu aylarda oruç tutar,
 geceleri ibadet ederim. Beytullaha gidip şerrinden korunmak
 için Allahü teâlâdan yardım dilerim) dedi. 

Bir hafta oruç tutup Kâbe"ye giderek, (Ey Rabbim, 
mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek
 yerlerde yapılan duaları reddetmezsin. Hakkımı 
oğlumdan al, onu felç et) diye dua etti. Henüz duası bitmeden
 sağ tarafım felç oldu. Bunu görenler, (Baba 
bedduasına uğramış kişi) derler. 

- Baban bu haline ne dedi? 
- Babamdan af ve özür diledim. Onun da babalık
 şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde,
 bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere
 deve ile Beytullaha gelirken, devenin ürkmesi ile babam
 düşüp öldü. Şimdi çaresizim. 

Babam Hazret-i Ali, bu gence dua etti. Recebde yaptığı
 bu dua bereketiyle Allahü teâlâ ona şifa ihsan eyledi.”

                       -Bu Gece'de Neler yapılmalı -
Kelime olarak regâib, “çokça rağbet edilen, nefis,
 kıymetli, değerli, ihsan” mânâlarına gelen Ragibe 
kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: 
“Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok
 iyi değerlendirilmesi gereken gece” mânâsı anlaşılır. 
Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır.

Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur.
 Diğer zamanlarda okunan her Kur'ân harfi için on sevap 
verilirse, Recep ayında yüzleri geçmekte, Regâib kandilinde
 ise daha da artmaktadır. Kaza ve nafile namazların 
sevabı ise diğer gecelere oranla kat kat fazladır.
 Regâib kandilinde yapılacak ibadetlerden birisi de duadır.
 Peygamberimiz (sas), bir hadîslerinde bu gecede
 yapılacak duaların Allah katından geri 
çevrilmeyeceğini bildirmişlerdir.

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması
 gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma,
 ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme,
 bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye
 ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını 
maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden 
hatırlamakta yarar var:

1. Kur'ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; 
uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; 
Kelamullah'a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları
 yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)'e salât ü selâmlar getirilmeli; 
O'nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait
 nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi,
 özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim,
 nereye gidiyorum, Allah'ın benden istekleri nelerdir” gibi
 konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin
düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve
 şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli;
 idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve

 inabede bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.

8. Mü'minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız 
cihetinden rızaları alınmalı.

9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı;
 kederli yüzler güldürülmeli.

10. Kişi kendine ve diğer Mü'min kardeşlerine hattâ 
isim zikrederek dualar etmeli.

11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; 
vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat,
 yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet,
 hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların 
yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli;
 va'z ü nasihat dinlenmeli;

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları 
cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli;
 hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde
 vesilelikleriyle Hakk'a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin
 kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait
sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, anne ve babamızın,
 dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri
 bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail 
çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.