10 Eylül 2015 Perşembe
1 Eylül 2015 Salı
31 Ağustos 2015 Pazartesi
Haramdan kaçarsan, Allah sana daha güzelini helalden nasip eder...
Haramdan kaçarsan, Allah sana daha güzelini
helalden nasip eder...
Allah Haramdan Kaçani Korur
Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği
bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)
Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve
adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu:
- Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?
- Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.
- Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.
- Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.
- Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o...
- Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:
- Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?
Nimetullah Efendi sözünü bağladı:
- Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...
Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.
- Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.
İsmail ÖZCAN - www.ihya.org - KISSADAN HISSELER
24 Ağustos 2015 Pazartesi
18 Ağustos 2015 Salı
5 Ağustos 2015 Çarşamba
4 Ağustos 2015 Salı
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!... İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal BEYATLI
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
Yahya Kemal BEYATLI
Çocuksun Sen ....
1
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
2
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun
|
Ahmet Telli
|
27 Temmuz 2015 Pazartesi
İkizlermi dediniz :)
Oburum. Akşam oturayım televizyon karşısına… Bir kanalı izlerken, öbüründekini merak ederim; orada da aşağı yukarı aynı şeyi göreceğimi adım gibi bilmeme rağmen…
Bir şehirde yaşarken, diğerindedir aklım; o şehirler ki, çok da farkı yok birbirinden…
Doymak bilmez bir çocuk gibiyim; yetinemiyorum. Islığım, bütün şarkıları aynı anda çalmak istiyor; uçurtmam, kainatın tüm semalarında kanat çırpmak… Gemlenmez bir merak duygusu, "Her yemeği tat", "Her çiçeği kokla" diye ha babam kamçılıyor beni…
Telaştan ne tadını ayırt edebiliyorum yemeklerin, ne de kokusunu çiçeklerin…
Her akarsuya karışıp gitmek geliyor içimden; hangisine karışsam, gözüm ters akıntıda…
Halbuki her akarsu, aynı denize karışıyor sonunda…
Sinemadaysam, gelecek filmi, izleyeceğimden daha çok merak ediyorum; ki onun sonu da aynı, biliyorum. Hangi mektubu açsam, açılmayan için meraklanırım… Kulağım, çalacak telefonda; en sıkıldığım anda dahi telefon edenlerden…
Kış boyu yazı iple çekmişken…
…Şimdi sonbaharı özlemek neden…?
* * * Çünkü yüreğimin iki yanına taht kurmuş ikizler, o ilk Haziran;dan beri durmaz, tepişir. "Kalk gidelim" derken biri, "Halt etme otur" diye eteğinden çeker diğeri… Biri karınca, öbürü ağustos böceği…
Hergele sokak çocuğuyla, evinin uysal erkeği; Oysa yaş kemale erdi; "nihai tercih"in vakti geldi. Tepeleyeceğim birini; ama bilmem hangisini..
* * * Gördünüz değil mi: Kafaları birbirine yapışık İranlı siyam ikizleri Ladin;le Lale, yeni bir hayat umuduyla girdikleri ameliyathanede, eski hayatlarını da yitirdi. Önce Ladin'in ölüm haberi geldi. Lale yaşayacak dendi. Sonra Ladin'in ölümüyle, Lale'nin de hayat bağları kesildi. Kimbilir belki de ikiz olmanın ilahi yasasıdır bu; Biri beslenir diğerinden.. İşte o yüzden ya ikizinizle varsınızdır, ya ikiniz de yok.
* * * Ah, İkizler için tercih böyledir işte; Bir yanını seçmek, otomatikman öbüründen de vazgeçmektir. Çünkü birini feda ettiniz mi, "ikiz" değilsinizdir artık… Oysa sizi siz yapan, içinizdeki tepişmedir. Değeriniz, "diğer"inizdedir. Bütün Haziran doğumlular bilir bunu…
O yüzden kıyamaz içinde tepişen ikizlerden birine…
Ne kahkaha saçan neşeye, ne ansızın bastıran hüzne…
Ne iyimser güne, ne karamsar geceye…
Ne ciddiye, ne muzibe…
Ne çocuğa, ne büyüğe…
Ne sadeliğe, ne debdebeye…
Kıyamaz bunlardan birini elleriyle öldürmeye…
Bilir ki, yazılmış nice yazıda, dizilmiş onca notada, boyanmış bunca tuvalde ve kimbilir söylenmiş kaç sözde, yakılmış kaç türküde o tepişmenin sancılanması vardır. Sancı durdu mu, ne ters akıntı kalır, ne de akarsu. Bir ölü denizde tek kürekle döner durursunuz.
* * *Dedim ya; oburum.
…Ve bazen kızdırıyor sevdiklerimi bu huyum. Varsa bir kusurum; Haziran doğumluyum. Ne garip, şimdi bile, bir yanım bunları yazıp hicvederken bendenizi… .
.."Sil de ciddi bir şeyler yaz" diye yırtınıyor ikizi…
13 Temmuz 2015 Pazartesi
“Ve’l-Leyl”
"Mecnun ile bir mekteb-i aşk içre okuduk
Ben Mushafı hatmettim, o Vel-Leyl'de kaldı."
-Fuzuli
Dipnot: “Ve’l-Leyl”, Kur’an’ın birkaç yerinde geçen bir tamlama. Kelime anlamı, geceye andolsun ya da geceye yemin ederim... Zavallı Mecnun, Kur’an dersinde “Ve’l-Leyl”iyi duyunca veya okuyunca Leyla’yı hatırlamış ve bir daha aklını toparlayamayıp, okulunu tamamlayamamış.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










